|
DÜNYANIN YARISI KADIN
Günlerden bir gündü. Aylardan bir ay. Senelerden bir seneydi, şehirlerden bir şehir. Anadolu’nun kah doğusundaydı, kah batı kıyılarında, kah Karadeniz’de, kah bütün Anadolu’nun bir özeti olan İstanbul’un tam ortasında.
Sokak sokak, yol yol yürüdüm. Yollar ayaklarımın altından aktı. İnsan yüzleriydi gözlerimin önünden geçen. Yaşlıydı, çocuktu, gençti, kadındı. Bakışlarında, duruşunda, kimi kimi değişken, kimi yaşanmış bir hayatın kırılmışlığı, kimi geleceğin umuduyla doluydu.
Günlerden bir gündü, Anadolu’ya şöyle bir yabancılaşıp baktım. Kadın yüzleriydi gördüğüm, erkek yüzleriydi. Anadolu’nun bilmem neresinde çilekeş, kadere boyun eğmiş. Kendini güçsüz kabul etmiş, savunmasız kendini toplumun acımasızlığına terk etmiş insan yüzleri.
Anadolu, ne dolu, ne doğurgan anadır. Ne ululuklar yaratır, övünür, ne çileler yaratır bağrına gömer. Gömer de yine katlanır insanoğlunun bağrını sızlatacak sızılara.
Şimdi bakışlarımızı toplumun loş köşelerine çeviriyoruz. Kendi dertleriyle yoğrulan Anadolu’nun acınası insan manzaralarına…
* * *
Günlerden bir gündü. Aylardan bir ay. Senelerden bir sene. Şehirlerden bir şehir. Sokak sokak, yol yol yürüdüm. Yollar ayaklarımın altından aktı. Bir kentin eski semtlerinden birinde metruk bir evin bahçe duvarlarının önünde yavaşladı adımlarım. Yanık bir türkünün sesi kırık pencereden sokağa dökülüyordu. İnsanın içini sızlatan garip bir türküydü. Türkünün melodisi insanın gelip tutunduğu yerlerini tırmalıyor, çekiştiriyor, bir derdin bir sıkıntının içine çağırıyordu. Çaresiz dayanamayıp kapıyı çaldım. Biraz şaşkın, biraz mahcup eve buyur ettiler.
Türkü söyleyen genç adam yere öylesine çöküvermiş. Sırtını duvara dayamış.Genç kadın başı örtülü, sessiz. İki çocuk. Biri küçük kalmış, diğeri belli ki ateşli hasta. Kış günü yanmayan bir soba. Bir lamba. Kırık çatlak tahtalar üzerinde yere bırakılmış, parçalanmış bir çocuk terliği. Soğuk sobanın üstünde bir çaydanlık.
Genç aile doğudan, Anadolu’nun en doğusundan, Kars’tan gelip Ege’nin sahillerinde büyük bir kente yerleşmiş. Sırtlarında denkleri, kucakta iki bebek. Kadın üçüncü çocuğuna hamile. Buldukları metruk, terkedilmiş bir eve sığınmışlar. Adamın ne işi var, ne de bir mesleği.
Genç kadının babası, kız çocuğunu buluğ çağına girince, başlık parası karşılığı, imam nikahı ile yaşlıca bir adama vermiş, elden çıkarmış ama gözden çıkarmamış. Genç çocuk kadının dokuz ay sonra bu adamdan bir bebeği olmuş. Kısa bir süre sonra baba baskı yaparak kızını kocasından ayırmış. Hemen sonra yine bir başka adama, yine başlık parası karşılığı vermiş imam nikahıyla. Kısır döngü yakasını bırakmamış. Yine baba korkusu, yine ayrılık. Daha henüz onsekiz yaşlarına gelmiş genç kadın şimdi yine üçüncü kez imam nikahı olduğu bu genç adama verilmiş. Bundan da bir çocuğu olmuş. Bir diğerine de hamile. Ancak baba alışmış bu kazançlı işe. Kızını yeniden taciz etmeye ve kızından ayırmaya yeltenmiş. Lakin bu kez genç adam ısrarlı. Karısına, çocuğuna, karısının daha önceki kocasından olan çocuğuna sahip çıkmış. Almış karısını, çocuklarını, kaçırabileceği en uzak yere kaçırmış. Anadolu’nun bir ucundan diğer ucuna. Fakat baba buralara kadar iz sürüp te kızına ulaşmaya çalışınca dünya dar gelmeye başlamış genç çifte.
Genç kadın babasından korkar, sözüne karşı koyamaz. Yetişme tarzı böyle. Genç adam işsiz. Kendi çocuğu gibi baktığı az gelişmiş büyük çocuk çelimsiz. Kendi çocuğu ateşli hasta. İş bulsa dahi, inşaatlarda amelelik falan, babası kızını kaçırır, götürür diye ayrılamaz.
Kadın sessiz, suskun, endişeli. Adam gırtlağına düğümlenmiş dertli sesiyle anlattı, ha anlattı. Adam çok yoksul bir ailenin çocuğu. Evlenme yaşı geldiğinde, demişler ki başlık parası biriktirmeden evlenemezsin. Hangi kapıyı çaldıysa kapı yüzüne kapanmış. Gönlünü çalan hiçbir kız dönüp yüzüne bakmamış bile. Başlık parasını nasıl biriktirsin? Genç bir kız almanın bedeli çok ağır. Kıraç aile tarlası, nesiller boyu bölüne bölüne bir avuç kalmış. Kör boğazı beslemeye bir lokma ekmek veriyor. Özveriyle boğazından kesip, kıt kanaat biriktirdiği üç kuruş parayla ancak çocuk sahibi, iki kez evlenip ayrılmış dul bir kadın alabilmiş. Bir daha tövbe böylesini de bulamaz. Genç kadın başı önünde hiçbir şey söylemiyor fakat zaman zaman başıyla kocasını onaylıyor. Adam bağrı yanık anlatıyor, ha anlatıyor…
* * *
Belli ki sonu yok bu öykünün. Dayanamadım. Donuk ve ürkek bir hayatın içinde, donuk ve ürkek çocuk gözlerinin dayanılmaz ağırlığından ve endişenin karabasan gibi çöktüğü bu evden uzaklaştım. Düğün düğüm genç bir erkek sesinin söylediği yanık türkü kırık pencereden sokağa dökülüyordu. Sokakta çocuklar oynuyordu. Dünya dönüyor ve başka başka çocuklar gülüyordu. Bu sayfalarda sizlere çocukların gülüşünü taşımak isterdim.
Çocuğa gülmek yaraşır
Gülen bir çocuğun billurdur
gözleri
dişleri inci.
Oynayan bir çocuğun sesinde
hayatın yankılanışı vardır.
Yazar : Yıldız SAĞTÜRK
Kitap İsmi : Dünyanın Yarısı Kadın - "Gerçek Yaşanmış Öyküler
Türü : Araştırma
Sayfa Sayısı : 32
İlk yayın : 2008
Format : PDF
Kitabın tamamını pdf formatında okumak için tıklayınız
COPYRİGHT - TELİF HAKKI YAZARA AİTTİR. TÜMÜYLE VEYA KISMEN KAYNAK GÖSTERİLMEDEN KULLANILAMAZ.
25 / 01 / 2008
Bu haber 25460 defa okunmuştur
Firmanızı Ücretsiz Tanıtalım
[Yorum Ekle]
[Tüm Yorumlar]
[Arkadaşına Gönder]
|